22 Nisan 2016 Cuma

Hunların Tarih Sahnesine Çıkışları

Burada temel nokta Türklerin değil Hunların ne zaman ortaya çıktığını ortaya koyabilmektir. Türklerin ilk ortaya çıkışları ile ilgili farklı görüşler mevcuttur ve Türklerin ilk kez tarih sahnesine çıkışları Hunlardan çok daha gerilere gitmektedir. Dolayısıyla burada, ne kadar eskiye gidersek o kadar sağlam köklere sahip olduğumuzu ispatlarız düşüncesiyle hareket ederek, sınırları zorlamamak gerekir. Zaten kaynaklar dikkatli incelendiğinde Hunların ilk ortaya çıkışları ile devlet haline gelmeleri arasında önemli bir zaman farkı olduğu da kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Dönemin temel kaynağı Shih-chi’nin bakış açışından bahsettik. Shih-chi 110. Bölümde Hunlardan bahsederken, Hsiung-nu’ların atası, Hsia’nın hükümdar ailesinin soyundan Ch’un-wei adlı bir kişidir49, der. Ancak bahsettiğimiz Hsia Hanedanlığı dönemi biraz efsanevidir. Fakat yine de, efsanevi de olsa, yazılı kaynaklar vardır ve bunlar inkâr edilemez. Ch’un-wei, Hsia hanedanının kralı olan babası, M.Ö. VIII. yüzyıl ya da öncesinde, bir iç savaş sonucu yenilip öldürülünce kuzeye kaçtı. Babasının eşleri ile evlendi ve çiftlik hayvanları ile göç etti. Çin’ de o ve boyu Hsiung-nu diye adlandırılır50. Ssuma-Chien’ in Shih-Chi kayıtlarındaki ifade bu şekildedir. Ancak bu konu bilim adamları tarafından sürekli tartışılmıştır. Ortaya çıkan genel kanı, Çinlilerin, güçlü Hunları kendi torunlarıymış ve kendilerinden türemiş bir alt topluluk olarak gösterme çabası içinde olduğu yönündedir. Zira L. Gumilev’in de belirttiği gibi tek atadan türeyen hiçbir millet olmamıştır, olamaz da. Bütün insanlar bir anne ve babadan meydana geldiği gibi, bütün etnoslar da en az iki kişiden veya birçok atadan türemiştir51. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Hunların devlet teşkilatı oluşturmaları, M.Ö. III. yüzyıla tekabül eder. Ancak Hun boyları bu tarihten önce de Çin’ in kuzeyinde yaşamaktaydı. Hunların Ch’un-wei’ye dayandırılması bile, Çin kaynaklarının

Hun varlığının Han döneminden (M.Ö. 206’ da başlamıştır) önce başladığını kabul ettiğini gösterir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu durumun en önemli sebebi, Han dönemiyle beraber kavim adlarının farklı Çin karakterleriyle yazılmaya başlanmış ve böylece eski ve yeni adlar arasında bağlantı kurmak zorlaşmıştır. Araştırmacıları Hunların ortaya çıkışları konusunda yanılgıya iten en önemli sebep budur. Hunlarla ilgili Çin kaynaklarından başka yazılı belgenin olmayışı da tek kaynağa bağımlı kalmaya sebep olmaktadır ve böylece elimizde değerlendirme yapmak için sınırlı malzeme kalmaktadır.

Hiçbir kavim bir anda, tek atadan ortaya çıkmaz. Hunlar M.Ö. III. yüzyılda devlet kurduklarına göre, mutlaka boy olarak, bu tarihten çok önce var olmuş olmalıdırlar. Birden ortaya çıkıp, teşkilatlanarak devlet kurmaları pek akla yatkın gelmemektedir. Zaten kaynaklar ve alanın uzmanları bunu belirtir. Burada en önemli kaynaklardan biri Prof. Dr. Wolfram Eberhard’ın Çin’in Şimal Komşuları adlı eseridir. Bu eserde tespit edilen Hun boyları 17 tanedir. Ancak eserde sadece Hyung-nu (Hsiung-nu, Hun) kavimleri başlığı altında 17 kavim vardır. Bunlar Eberhard tarafından, eski Çin kaynaklarına dayanılarak, Hyung-nu kavmi olduğuna kesin gözüyle bakılan kavimlerdir. Bunların dışında Hun kavimlerine komşu onlarca kavim vardır. Eberhard, bu komşu kavimlerin Hun kavmi olduğundan emin olmadığı için bunları ayrı başlıklar altında incelemiştir. Örneğin H’yen-bi kavimleri bunlardan biridir. Pelliot ve Barthold, H’yen-bi’lerin Türk oldukları kanaatindedirler, Franke bunlara itiraz eder52. Bunun gibi pek çok kavim tartışma konusudur. Ancak, Türk kavimlerinin kesin sayılarını tespit etmek pek mümkün değildir. Fakat Hun boylarının sayısı tahminimize göre en az 25-30 arasında olmalıdır. Bu boylar, özellikle Çin’in kuzey bölgeleri ve Gobi Çölü’nün kuzeyinde yaşarlar. Bu kavimler hemen tamamıyla göçebedirler ve at yetiştirirler, yalnız zaman zaman bir yere yerleştikleri de görülür. H’yung-nu kavimlerinin şimal kısımlarındakiler avcılık yapmışlar; cenupdakilerden bazı kısımlarda ziraat ile uğraşanlar vardı53. Bu ortak özellikleri taşıyan boylar daha sonra Hun Devleti’ni kurmuşlardır.

İşte bu noktada Ch’un-wei efsanesine tekrar dönersek bazı sorular sormamız gerekir. Ch’un-wei, kuzeye gittiğinde, Hun Devleti henüz kurulmamıştı. Dolayısıyla boylar arasında birlik yoktu. Bu nedenle Ch’un-wei, hangi Hun boyunun atasıdır, sorusu

sorulabilir. Bunun yanında bazı Hun boylarının ortaya çıkışı Ch’un-wei’nin kuzeye göçünden daha öncelere tarihlenmektedir54. Bu durumda Ch’un-wei bu boyları yönetmiş olabilir mi? Kavimlerin biri birinin başında yönetici sınıf bile olabildikleri Orta Asya tarihi böyle pek çok örnekle doludur. Bir örnek vermek gerekirse, Çin’in kuzeyine kadar inen Hunların M.S. III. yüzyıl sonlarında Çin topraklarında yerleştirilmiş 5 boyu olduğunu ve bu boyların Çin’deki iktidar zafiyetinden faydalanarak bağımsızlık hareketine giriştiklerini görürüz. M. S. 304 yılında bağımsızlığını ilan eden Hunlar önce İlk Chao veya Han Devleti’ni (304-329) kurmuş ve bunu sırasıyla Sonraki Chao (319-352), Büyük Hsia (407-432) ve Kuzey Liang (397-439) devletleri izlemiştir55. İşte bu şekilde zaman zaman Hun boylarının Çin’i yönettiği gibi, Çinliler Hunları veya başka Türk boylarını yönetmiş olabilirler. Bu, Orta Asya tarihinde bu sık rastlanan bir durumdur. Çünkü hiçbir millet homojen değildir. Ayrıca şu düşüncemizi de ekleyelim: Bu efsanevi bilgiyi veren kaynaklara göre Ch’un-wei bir prenstir. Kuzeye Hunların arasına gittiğinde, halk üzerinde etkili olup bazı Hun boylarını yönetmiş olabilir. Hunlar arasında yönetici olan Ch’un-wei’nin etkinliği Çin kaynaklarınca yüceltilmiş olabilir. Bunun sebebi de Çinlilerin, güçlü Hunların köklerini kendi atalarına bağlama, Hunları kendi torunları gibi görme eğilimi olabilir. Ch’un-wei gerçekten anlatıldığı gibi biri olabilir, gerçekten kuzeye gitmiş olabilir. Bazı Hun boylarını yönetmiş de olabilir. Ancak Hunların ondan türediği düşüncesi, kuvvetle muhtemel, Çin kaynaklarının durumu abartmasıdır. Çünkü, tekrar belirtelim, hiçbir millet tek bir atadan türemez. Burada milletten kastımız Hunlardır. Ayrıca pek çok tarihçi Ch’un-wei’nin kuzeyde zaten var olan Hun kavimlerine iltica ettiğini belirtir ki; bu görüş bizce de akla yatkındır.

Ayrıca şu hususu da ayırmak gerekir: Bizim buraya kadar aradığımız ilk Türklerin değil, Hunların kökleridir56. Türklerin kökleri çok daha eskiye gitmektedir ve burada en önemli kaynaklar Çin’ in kuzeyi ve Güney Sibirya’ da bulunan arkeolojik malzemelerdir. Konumuzu fazla dağıtmamak için Orta Asya’da ilk Türk varlığı konusuna girmeyeceğiz.

Çin ile kuzeyindeki ve batısındaki toplulukların homojen olmadığını belirttik. Öyle ki belki de tarihteki en büyük iç içe geçmişliklerden biridir bu. Böyle olunca da kimin hangi topluluğa ait olduğunu ve boyların, milletlerin tarih sahnesinde ilk görüldükleri tarihleri net bir biçimde belirlemek zorlaşmaktadır. Pek çok zaman sınırlar kesin bir şekilde belirlenmemişti. Devletlerin coğrafi büyüklükleri de sürekli değişmekteydi. Örneğin tarih boyunca Çin’in büyüklüğü çok değişmiştir; bu devlet bazen bütün Türkistan ve Moğolistan’ı ihtiva etmiş, bazen de Sarı Irmak bölgesinde ufak bir devlet olmuştur57. Aynı şekilde Hun Devleti de ve diğer devletler de her daim sabit sınırlara sahip olamamışlardır. Bazen çok genişleyen sınırlar, bazen de yaşamı zorlaştıracak kadar daralmıştır. Çalıştığımız dönem, günümüzden yaklaşık 2000-2500 yıl öncesi olduğu için, kaynak sıkıntısı da mâlumdur. Bu nedenle, bu dönemde kimin nereye ait olduğunu belirlemek için, Prof. Dr. Wolfram Eberhard’ın kültür çevreleri metodunu58 kullanmak gerektiğini düşünüyoruz. Bu yöntemle milletlerin ayrıştırılması daha da kolaylaşmaktadır. Ancak özellikle bozkır topluluklarının merkezi yurtlarını ve kesin sınırlarını belirlemek için bir metot maalesef yoktur. Bu noktada da yine mevcut kaynaklarla yetinmek durumundayız. Bu konunun zorluğu ile ilgili Otto Franke’nin görüşleri şöyledir: Bu kavimler (bozkır kavimleri), İç Asya’nın uçsuz ve bucaksız bozkırları ile çöllerinden ve orman bölgelerinden, hiç durmadan akıp geliyorlardı. Asya yaylarından, dağları aşarak gelen bu kavimler, çok eski çağlarda Jung ve Ti gibi geniş adlar ile adlandırılıyorlardı. Çin’ de Shang ve Chou gibi büyük devletler kurulduktan sonra, bu yabancı kavimler için söylenen adlar da çoğalmaya başladı. Bunlardan birçokları da artık Hun ve Hung gibi adlar almaya başladılar59. Çin kaynaklarının kavim adları konusunda hassas davranmayarak, kavim adlarının karıştırılmasına sebep olması, sürekli değişen sınırlar, biri birine benzeyen kültürler, bu dönemde boyların belirlenmesini zorlaştırmakta ve hatalar yapılmasına sebep olmaktadır. Ancak Hunların

devletlerini kurmalarından sonraki dönemdeki kaynaklar daha açıktır. Dolayısıyla, Hun Devleti döneminde tespitler yapmak, geçmişe nazaran daha kolaydır.

Devlet kurulduktan sonra daha net bilgiler mevcuttur ancak, burada akla gelen bir diğer soru da Hun adının neyi ihtiva ettiğidir. Bunu da belirlemek zordur. Burada yine O. Franke’nin fikirlerini başvurmayı yararlı buluyoruz: Hunların köklerini, kesin olarak bilmemize imkân yoktur. Bu adın, sığır besleyen türlü kavimlerin hepsine verilen geniş bir deyim olması muhtemeldir. Bunlar, orman ve bozkır bölgelerindeki yurtlarından güneye inip, ziraatçi kavimleri baskıları altında tutmuşlardı. Hun adı, daha sonraki çağlarda olduğu gibi, çeşitli köklerden gelen kavimleri içinde toplayan, geniş bir ad olmalıdır. Tıpkı İskit deyimi gibi. Bunların çekirdeğini, her çağda ve her durumda, Türklerin meydana getirmiş olmaları düşünülebilir60. Hangi kavimin Hunlarla beraber olduğunu belirlemek gerçekten güçtür. Ayrıca, beslenen hayvanlar itibariyle baktığımızda Shih-chi’de bu konuyla ilgili bilgiler vardır. Hsien-yü’ler ve Hun-yü’ler kuzeyin kontrol dışı alanlarında yaşarlar ve hayvanlarının otladıkları alanları takip ederler. Canlı hayvanlarının önemli bir kısmı atlar, sığırlar ve koyunlardan oluşur. Sayıca daha az olan hayvanları ise develer, katırlar, vahşi atlar ve eşeklerdir61. Bu hayvanlar arasında Baykal Gölü civarında bulunan cins atlar ve at ile dişi eşekten olma katırlar da vardı. Tabii bu bilgi Hun Devleti kurulmadan çok önceki dönemlere aittir ancak bu yapı ilerleyen yıllarda da değişmemiştir. Burada sadece beslenen hayvanlar belirtmektedir ancak Orta Asya bozkırlarında bu hayvanları besleyen pek çok kavim vardı. Demek ki bu kavimlerin çoğu da Hun birliğinin içinde idi. Franke’nin de belirttiği gibi kimin bu birliğin içinde olduğunu kesin olarak belirlemek güçtür Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi, bölgede sınırlar kesin bir şekilde belirlenmemişti ve her millet kendi boyunun topraklarında yaşamıyordu. Bu nedenle Türklerin çoğunlukta olduğu Hun Devleti’nde bölgedeki farklı milletlere mensup, boylar da yaşamış olabilir.

Genel kabul görmüş kaynaklara göre Hunlar, belki bir noktada Chou Devleti’nin kuruluşunda da dolaylı olarak etkili olmuşlardır. M.Ö. geç 14. yüzyıldaki bir savaş, Chouların devlet kurmalarına sebep olacak bir dizi olayın gelişmesine sebep olmuştur.

Jung ve Ti büyük Kral Tan-fu’ ya saldırdılar62. Tan-fu, Ch’i Dağı’nın eteklerine sürgüne gitti ve Pin halkı onu takip etti ve orada Chou’yu ortaya çıkaran yeni bir yerleşim yeri kurdular63. İşte bu, Chouların Shang Sülalesi döneminde, Shang Devleti’nin batısında kurduğu küçük devlettir. Bu kuruluşa sebep olan akınlarda Ssuma-Chien’ in kayıtlarına göre Hsun-yü’ler yani Hsiung-nu’lar da bulunmuşlardır. Akın yapan kuzeyli toplulukların arasında Hsiung-nu isminin farklı bir biçimde söylenişi olan Hsun-yü kavminin adı da geçmektedir. Bu bilgiyi destekleyen bir başka görüş de, Jung ve Ti isimlerinin etnolojik anlamda kullanılmamasıdır. Çinliler Tibetliler, Moğollar ve Türkler için barbar kelimesini kullanırlardı. Yani kendisinin dışında olan, kendisiyle savaşan bütün toplulukların ortak adı veya sıfatıydı barbar. İşte bazı tarihçiler de Çin’in kuzeyinde yaşayan ve Çinli olmayan tüm bozkır kavimlerinin o dönemde, Jung ve Ti isimleri ile adlandırıldığını ileri sürerler. Etrafındaki bütün kavimleri düşman olarak gören Çin, bu şekilde bir genelleme yapmış olabilir. Bundan dolayı Çinliler, uzun süre, ülkelerinin kuzeyinde bulunan kavimleri birbirinden ayırmaya lüzum görmemiştir64. Jung ve Ti’lerin içinde Moğollar, Türkler ve diğer irili ufaklı kuzeyli kavimler vardır. Fakat yine de özellikle Ti adı, erken doğu Asya tarihinde oynadığı önemli role rağmen, bir muamma olarak kalmıştır65. Burada ve 13 numaralı dipnotumuzda bahsettiğimiz görüşler esasen biri birinden pek farklı değildir. Bizim için önemli olan, o tarihlerde Hsiung-nu adının, şu veya bu şekilde, Çin kayıtlarında geçmesidir. Bu bilgiyi, erken dönemde net olarak Hsiung-nu’lardan yani Hunlardan bahsedildiği için çok değerli buluyoruz. Ancak yine de acaba Jung kelimesi Moğolları, Ti de merhum Bahaeddin Ögel’in belirttiği gibi Türkleri mi kapsamaktaydı diye bir soru da zihnimizi kurcalamaktadır.

Zamanla oldukça güçlenen ve Çin’de hâkim hanedan konumuna gelen Choular, bu   güçlü   halleriyle   Hunlara   ve   diğer   bozkır   kavimlerine   zor   günler   yaşatmışlardır.

Çin’in kuzeyinde yaşayan Hunlar, devlet kurmadan önce, Chou döneminde (M.Ö. 1050-247), Chou Devleti’nin yerleşim politikası sebebiyle bazı zorluklar yaşamışlardır. Bu dönemlerde, yine kuzeyden Çin’e, organize olmuş, taarruzlar görülür. Ancak bu savaşların sebebi tabii ki barbarca eğlenceler değildi. Bu akınların sebebi, ileride de her zaman Hun-Çin mücadelelerinin sebebi olacak bazı olaylar ve politikalardır. Pek çok tarihçi Çin’in Chou döneminde gerçek Çin olmaya başladığı görüşünde hemfikirdirler. Ordu sisteminden, yönetim biçimine, ekonomiden kültürel hayata kadar pek çok alanda önemli yenilikler ve değişimler getiren Choular, ülkenin pek çok yerine askeri garnizonlar kurdular. Bu garnizonlar, kendi iaşelerini kendileri temin etmek zorundaydılar. Özellikle doğudaki derebeylerinden, savaş zamanında yardım gelmediği için böyle bir askeri teşkilatlanma yoluyla, her türlü saldırıya karşı savunma kurmayı hedefleyen bu sistem neticesinde, askeri garnizonların etrafında ziraat yapılmaya başlandı. Bu alanlar genişledikçe, bozkır kavimlerinin ihtiyaç duyduğu otlak alanları da daralmış oluyordu. Bunun yanında kendileri de az miktarda tarım yapan bozkır kavimleri, şimdi zirai mahsullerini mübadele veya soygunculukla daha kolay elde edebildiklerini görüyorlardı. Bunun için yavaş yavaş kendi ziraatlerini bırakarak yalnız göçebe olmuşlardı ve zirai mahsullerini komşularından yahut efendilerinden temin ediyorlardı. Fakat ziraatten vazgeçmekle müşkül bir duruma girmiş oluyorlardı; çünkü Çinliler herhangi bir sebepten mahsulleri teslim etmedikleri yahut çok yüksek bir bedel istedikleri zaman aç kalıyorlardı. O zaman da malları soygunculukla elde etmek zorunda bulunuyorlardı66. Böylece Hun-Çin mücadelesi başlamış oluyordu. Kuzeyden Çin’ e Hunlarla beraber Moğol kavimleri de saldırıyordu. Ancak özellikle M. Ö. 772’ ye kadar, güçlü Choular bu akınları püskürtmüşlerdir. Garnizonlar arasında daralan alanlarda kalan bozkır kavimlerinin bir kısmı, doğuya göç etmiş, bir kısmı da Çinlilerin arasına karışarak yaşamaya devam etmişlerdir.

Hep göreceğimiz Hun-Çin mücadelesi bu ekonomik sebeplerle başlamıştır. Hunların az da olsa yaptıkları tarımı, ürünleri daha kolay elde etmek amacıyla terk etmeleri kendilerine o zaman ve ilerleyen yıllarda pahalıya mal olmuştur. Fakat tarımı kısıtlı yapmanın tek sebebi kolaycılık değildir. Bu noktaya ilerleyen bölümlerde detaylı olarak değineceğiz.

Kuzeyli kavimlerin yaptığı bu akınlar tabii ki bir devlet düzeni altında yapılmış hareketler değildi. Askeri anlamda bir organize vardır ama ayrı ayrı küçük kavimler biri

birinden kopuk hareket ettikleri için Choular bu akınlarla kolayca baş edebilmişlerdir. Ancak o yıllarda, kaynakların bahsettiği büyük savaşlar da vuku bulmuştur. Bunlardan birinde Chou Hanedanı’ nın neredeyse tüm üyeleri kılıçtan geçirilmişti. Bu akın kuzeyden ve batıdan gelmiştir. M. Ö. 771 yılındaki bu savaştan kaçırılan bir Chou prensi doğuya götürülmüş ve Loyang şehrinde tahta çıkarılmıştır. Bu savaş sonucunda Choular yok olmaktan zor kurtulmuşlardır.

M.Ö. 640 yılında da kuzeyli bir kavim ile Choular arasında bir savaş olmuş ve bu savaş neticesinde Choular yine yenilerek çok zor durumda kalmışlardır. Burada, gelişiminin detaylarına fazla girmeyeceğimiz bu savaşta Choular’a saldıran kavim büyük ihtimalle Hsun-yü (Hsien-yün)’lerdir. Burada da yine Ti adı geçmektedir fakat bu isim bir kavim ismi olarak değil, şahıs adı olarak geçmektedir67. Bu savaş neticesinde Ti, Wei eyaletinin doğu uçlarındaki Lu-hun şehrine kadar ulaşmış ve Chou Devleti’nin en önemli merkezlerini zapt etmiştir. Bu şehirler yağmalanmış, yakılıp yıkılmıştır. Bu savaş ve acı sonuçları üzerine şairler şu satırları yazmışlardır:

Jung-Ti yenilecek!

Ve

Hsien-yün’leri çıkarıp gönderdiğimizde, bütün yollar T’ai-yüan’a çıkacak.

Ve

Sayısız savaş arabaları oraya gidecek! … Kuzey bölgesini sağlamlaştırmak için68.

Burada da kuzeyden gelenlerin Hsien-yü’ler olduğu açıkça görülmektedir. Bu yıkıcı savaştan sonra Choular’ın tekrar toparlanması uzun zaman almıştır. Bu bilgiyi de yine Hsien-yün’lerin Çin Devleti’ne karşı büyük bir saldırıyı anlatması bakımından önemli buluyoruz.

İlerleyen dönemlerde Choular, bu savaşların da etkisiyle biri birine yakın şekilde büyük askeri garnizonlar kurmaya başlamışlardır. Bu nedenle yukarıda bahsettiğimiz, otlak ve tarım ürünleri için mücadeleler başlamıştır.

M.Ö 481-256 yılları arasında Çin’de irili ufaklı pek çok derebeylik biri biriyle savaşmış ve büyük kayıplar vermişti. Bu savaşların sebebi temelde iktidar mücadelesiydi. Çin’ in kuzeyindeki hayvancılıkla uğraşan kavimler bu dönemde geçmişe nispetle biraz daha rahattı ancak kuzeyde de kavimler arasında anlaşmazlıklar

vardı. Çin’ in içindeki u savaşların sonucunda, yaklaşık 1000 derebeyliğinden 14’ ü kalmıştır. Bunların arasından Chao Beyliği aradan sıyrılıp başarılı oldu. Burada şu noktaya dikkat etmek gerekir: Doğuda Chou hâkimiyeti, son demlerini yaşasa da devam etmektedir. Hâkim güç Choular’dır. Uzun yıllar kendi aralarında savaşanlar ise irili ufaklı topraklara sahip, derebeyleridir. Bu dönemde derebeyleri, imparatora bağlılıklarını yitirmiş ve kendi aralarında iktidar mücadelesine girişmişlerdir. Chao Beyliği de Çin’in kuzeybatı sınırında, Hunlara yakın bir bölgede bulunmaktaydı. Chao Beyi Wu Ling, iç savaşta Hun taktiklerine benzer sistemlerle savaşmıştır. Bunu da Hun sistemini iyi bilen generallerle yapmıştır. Tecrübeli askerleri komşularından çekerek kendi ordusunda çalıştıran bu bey, diğer yandan da kuzey sınırına uzun duvarlar yaptırmıştı. Wu Ling (M.Ö. 325-298) kendi devletindeki gelenekleri değiştirdi. Hunların giyindikleri elbiseleri giyinmeye başladılar. Bundan başka orduda atlı ve yay çekebilen birlikler de oluşturdu69. Burada daha devletleri kurulmadan önce Hunların, Çinliler üzerinde askeri yönden etkili olduklarını ve askeri sistemlerinin, Çinli derebeylerinin, kendi klasik sistemlerini terk etmesine sebep olacak kadar baskın ve başarılı olduğunu görüyoruz. Öyle ki burada başlayan değişiklik, ilerleyen dönemlerde Hun ve Çin ordularının biri birine benzemesine yol açacaktır.

Buraya kadar, temel kaynaklara dayanarak, Hunların M.Ö. 206 yılında birden bire ortaya çıkmadıklarını ortaya koymaya çalıştık. Zaten böyle bir düşünce akla, mantığa da aykırıdır. Bir kavim kısa sürede güçlü bir devlet kuracak seviyeye gelemez. Büyük devletler bir anda ortaya çıkmaz. Bu değişimlerin mutlaka bir arka planı, gelişim dönemi olmalıdır. Buradaki karmaşanın, özellikle Han döneminden itibaren yer ve kavim adlarının, isimlerin kayıt yöntemlerinin değişmesinden ve o dönemde, belki de dikkat edilmeyerek, kayıtların biraz özensiz tutulmasından kaynaklandığını düşünüyoruz. Tabii ki bu olayların günümüzden binlerce yıl önce gerçekleşmesi de kaynak problemlerini arttırmaktadır. Araştırmacılar belli birkaç kaynağı kullanmak durumundadırlar. Bu da haliyle, yapılan yorumların fazlalaşmasına sebep olmaktadır. Fikirler farklılaşsa da kaynaklar dikkatli incelendiğinde, Hun varlığının hemen hemen M.Ö. II. binlere kadar gittiği söylenebilir.

Bununla beraber Çinlilerin de Hunlar ile ilgili tuttukları kayıtları, çoğunlukla onlar     ile     karşılaştıkları     zamanlarda     kaleme     aldıklarını     biliyoruz.     Nitekim     Mete

döneminde bile SC ve HS’da uzun müddet Hunlardan bahsedilmeyen yıllar vardır. O yıllar Mao-tun’un yönünü kuzeye ve batıya çevirdiği yıllarıdır. Dolayısıyla, özellikle devlet kurulmadan önceki zamanlara ait kayıtlar hep, Hunlar ile Çinlilerin karşılaştığı zamanlara aittir. Yani kayıtlar hep karşılaşmalarla ilgilidir. Bu nedenle Hunların ne zaman ortaya çıktığını kestirmek hemen hemen imkânsızdır. Biz Hun varlığı M.Ö. II. binlere kadar gider dedik ancak bu cümleyi Hunlar ile Çinlilerin karşılaşmaları M.Ö. II. Binlere kadar gider diye düzeltmek doğru olacaktır. Çünkü Çinliler, Hunları gördükleri zaman onlardan bahsetmeye başlamışlardır. Bilgilerimiz de karşılaşma dönemleri ile sınırlıdır.

Tou-man’dan önce Hunların, bir devlet düzeni kurmadığı hep söylenmiştir. Peki, kavim olarak Tou-man’dan yaklaşık 1800 yıl önceye kadar giden bu kavim neden devlet düzenine girememiştir? Bu sorunun cevabı, tek bir neden değildir. Öncelikle Tou-man ve sonrasında Mao-tun70 devirlerinde, bizim bugünkü manada anladığımız özelliklere daha yakın bir devlet düzenine geçilmiştir71. Bu sisteme geçiş de bütün Hun boylarının birleşmesiyle oluşmuştur. Yani, milli birliğin sağlanmasıyla bu ilerleme sağlanmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Chou devrinde kuzeyden gelen Hun akınları

ile ilgili kayıtlar mevcuttur. Bu akınları küçük ya da büyük olsun, bir ordu yapmıştır. Ordu da devletin bir en başta gelen kurumlarından biridir. O dönemdeki Hun boyları büyük nüfuslara sahip olmasalar da, irili ufaklı toprakları olan, yani ülkesi olan, teşkilatlanmış insanlardan oluşmaktaydı. Bu yönüyle bakıldığında bu boyların da kendilerine ait bir sistemleri, düzenleri yani devletleri vardır diyebiliriz.

Zamana şartların olgunlaşması ve Mao-tun gibi büyük bir liderin ortaya çıkması da eklenince bu boyların birleşmesi ve büyük bir devlet haline gelmesi artık kaçınılmaz olmuştur. Mao-tun, Hunlar arasında milli birliği sağlamış ve böylece Hunların daha iyi bir sisteme, daha büyük insan gücüne ve daha ileri bir medeniyete kavuşmasını sağlamıştır. Mao-tun, Hunlara çağ atlatmıştır demek mümkündür.

Mao-tun’un büyük bir lider olduğu mâlumdur. Ancak büyük kişileri ve devletleri oluşturan belirli sebepler vardır. Geri ve gelişmemiş bir topluluktan, 600 yıl yaşamış ve Asya tarihine derin tesirlerde bulunmuş, Büyük Hun İmparatorluğu gibi bir devlet, elbette ki birdenbire doğamazdı. Tarih, tesadüfler ve rastlantılar zinciri değildir. Asya tarihinde büyük devletler, ancak ve ancak belirli kavimler tarafından oluşturulmuş ve geliştirilmişlerdir72. Sanırız bu değerlendirme de Asya Hun Devleti’nin gerisinde, güçlü bir medeniyetin var olduğu düşüncemizi desteklemektedir. Zaten mantık gereği de böyle güçlü bir devletin bir anda ortaya çıkması mümkün değildir.

DİPNOTLAR:

Shih-chi   (Bundan   Sonra   SC   olarak   kısaltılacaktır),   Nienhauser   William   H.,    The   Grand   Scribe’s Records The Memoirs Of Han China, Vol. IX, Part II, Indiana University Press, Bloomington USA 2010, s. 237 SC, Nienhasuer W., Grand Scribe’s, Vol IX, Part II, s. 237 (4 numaralı dipnot)

Gumilev Lev. N., Hazar Çevresinde Bin Yıl, Selenge Yayınları, Dördüncü Baskı, İstanbul 2003, Çev. Ahsen Batur, s. 100

52 Eberhard Wolfram,  Çin’ in Şimal Komşuları,Türk Tarih Kurumu Yayınları,  Çev.  Nimet Uluğtuğ, 2.

Baskı, Ankara 1996, s. 46

53 Eberhard Wolfram, Çin’ in Şimal Komşuları, s. 90

54  Özellikle Hunlar ile aralarında bağ olma ihtimali oldukça yüksek olan kadim topluluk Hu’ ların varlığı

bazı çalışmalara göre, M.Ö. II. Binden öncesine gitmektedir.

55  Baykuzu Tilla Deniz, Bir Hun Başkenti: T’ung-Wan Ch’eng, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi,

Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay., Sayı 183, İstanbul, Aralık 2009, s. 247-262

56  Çin’ in kuzeyinde Türk kültürünün genel özellikleri, ilk görüldüğü dönemler ve yayılma alanları
hakkında bakınız: Wolfram Eberhard, Eski Çin Kültürü ve Türkler, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve
Coğrafya Fakültesi Dergisi, Cilt I, Sayı 4, Ankara 1943, s. 19-29. Ayrıca bakınız: İbrahim Kafesoğlu,
Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınları, 25. Baskı, İstanbul 2005, s. 50-56

57 Eberhard Wolfram, Çin Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı, Ankara 1995, s. 1

58   Prof.    Eberhard    bu    yöntem    için,    öncelikle    yazılı    kaynakları    ve    sonra    da    arkeolojik    buluntuları

değerlendirerek, Türk, Çin, Moğol, Tibet ve Kora (Kore) kültürlerinin ihtivasını ve sınırlarını belirlemiştir. Günlük yaşam, ekonomik faaliyetler, din, aile, efsaneler gibi konular kültür çevresinin belirlenmesinde etkendir. Örneğin Eberhard, kurttan türeme efsanesinin Türklere ait olduğunu ve köklerini bu efsaneye dayandıran toplumların Türk olma ihtimalinin kuvvetle muhtemel olduğunu belirtir. Farklılığı belirtmek açısından, Moğolların türeyiş efsanesinin köpeğe dayandığını da söyleyelim. Yine Türk ve Moğol kavimlerinin farklı yönlerinden biri de ekonomik faaliyetler amacıyla beslenen hayvanlardır. Türkler, sığır, at, koyun v.b. hayvanlar beslerken, Moğollar bunlardan faklı olarak, domuz da beslemektedirler. Türk kavimlerinin hiçbiri domuz beslememiştir. Bu bilgilerin kaynağı Shih-chi’ dir. Çalışmamızda ekonomik faaliyetlerden bahsederken, beslenen hayvanlar konusuna daha detaylı olarak değiniceğiz.

59  Franke Otto, Geschichte Chinas Cilt I, s. 134, Nakleden: Ögel Bahaeddin Büyük Hun İmparatorluğu

Tarihi, Cilt I, s. 26

Franke Otto, Geschichte Chinas Cilt I, s. 135, Nakleden: Ögel Bahaeddin Büyük Hun İmparatorluğu

Tarihi, Cilt I, s. 41 SC, Nienhasuer W., Grand Scribe ’s, Vol IX, Part II, s. 238. Ayrıca: Onat Ayşe, Sema Orsoy, Konuralp

Ercilasun, Han Hanedanlığı Tarihi Hsiung-nu (Hun) Monografisi, Türk Tarih Kurumu Yayınları,

Ankara 2004, s. 1

SC, Nienhasuer W., Grand Scribe’s, Vol IX, Part II, s. 243. Grand Scribe’s Records IX. Cilt, II. Bölümde bu noktada verilen dipnotun son kısmı şöyledir: Detaylı izahata göre, sadece Jung ve Ti’ ler değil, Hsiung-nu adının farklı bir biçimi olan Hsun-yü’ lerin de saldırıya katıldığını belirtmek ilgi çekicidir. Bunun yanında Bahaeddin Ögel Ti’ lerin, Hunların atalarından biri olduğunu belirtir. Bu görüş, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi I cilt sayfa 48’dedir. Prof. Eberhard ise bu konuyla ilgili şu ifadeyi kullanmıştır: (Chouların) Doğu Shensi’ ye çekilmelerine sebep, belki, yine Türklere mensup başka kavimlerin tazyikiyle olmuştur (Wolfram Eberhard, Çin Tarihi, s. 33). Burada etkili olan Türk kavimi, Ssuma-Chien’ in kayıtlarına göre Hsun-yü’ ler yani Hsiung-nu’ lardır. Bunlar da Ti adı altında, Çin’ in kuzeyindeki toplulukların içinde yer alan kavimlerdir.

SC, Nienhasuer W., Grand Scribe ’s, Vol IX, Part II, s. 243

Koca Salim, Büyük Hun Devleti, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, Cilt 1, s. 687-708

SC, Nienhasuer W., Grand Scribe ’s, Vol IX, Part II, s. 243 (30 numaralı dipnot)

66 Eberhard Wolfram, Çin Tarihi, s. 38-39

SC, Nienhasuer W, Grand Scribe ’s, Vol IX, Part II, s. 247 (64 numaralı dipnot) SC, Nienhasuer W, Grand Scribe ’s, Vol IX, Part II, s. 248-49

69 Ögel Bahaeddin, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, Kültür Bakanlığı Yayınları,   Ankara 1981, Cilt I, s. 58

Çince iki karakterden oluşan bu isim “Mao-tun” (Maodun) okunduğu gibi “Motun (Modun) veya Mo-tu (Modu)” olarak da okunur. Ayrıca SC 110’da okunuşun ilk karakterinin “Mo” sesinde olduğu da belirtilir. Çin kaynaklarından batı dillerine çeviri yapıldığında Fransızca transkripsiyonla “Mè-te” olarak yazılmış, bu yanlışlık dilimizde, değiştirilemeyecek kadar yer etmiştir. Bu ismin Çince bir isim olmadığı, yabancı bir ismin karşılığı olduğu çok açıktır. Ancak hangi Türkçe kelimenin ses olarak karşılığı olduğu kesinleşmiş değildir. Bazı linguist tarihçilere göre bu ismin Türkçe “Bahadır” veya “Batur” olduğu ileri sürülmektedir. Tilla Deniz Baykuzu, Asya Hun İmparatorluğu, s. 40 (56 numaralı dipnot)

Bizim bugünkü mânada anladığımız devlet, hukuktan, ekonomik faaliyetlere, eğitim ve sağlıktan dış ilişkilere keder pek çok alanda, toplumun hayatını düzenleyen, toplumu iç ve dış tehditlerden koruyan, kendine ait toprakları bulunan sosyal yapıdır. Asya Hun Devleti ne zaman kuruldu diye sorulduğu zaman, araştırmacılar çoğunlukla bugünkü gibi ya da bugünkü devlet düzenine yakın bir sistem aramışlardır. Hâlbuki eski çağda devlet, halkını dış düşmanlara karşı korur, sınırları içerisindeki halkın can ve mal güvenliğini sağlar, ekonomik faaliyetleri düzenler. Yani bugünkü devlet sistemlerinden biraz daha dar bir yapıdadır. Bu nedenle Asya Hun Devleti’nin kuruluşu T’ou-man ya da Mao-tun dönemlerine kesin olarak tarihlenemez. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu dönemlerden çok önce Hunların orduları vardı ve Çin’e akınlar yapıyorlardı. Yine Türk töre hukuku çok eski dönemlerden beri uygulanmaktaydı. Yani, çok fazla kurumu olmasa da Asya Hunlarının T’ou-man’dan önce de devlet sistemleri vardı. Burada nüfusun bir önemi yoktur. Beş bin kişilik bir topluluk da olsa, belirttiğimiz özellikleri taşıyan sistem devlet olarak adlandırılabilir. Devlet olmak için belli bir insan sayısına sahip olmak şart değildir. Bize göre Hunların tahmin edilenden çok önce de devlet sistemleri vardı. Mao-tun, kendilerine göre sistemleri olan, irili ufaklı kavimleri bir araya toplamış ve devlet yapısını daha da sağlam hale getirmiştir. Yoksa yeni bir devlet kurmamış; milli birliği sağlamıştır. Bu ayrıma dikkat etmek gerekir. Eğer böyle düşünülmezse, örneğin, Osmanlı Devleti’nin de kuruluşunu yeniden tarihlemek icap eder. Yavuz Sultan Selim’in, Anadolu’da Türk birliğini sağladığı düşünülürse ve bu durum, devleti kuran kişi milli birliği sağlayan kişidir anlayışıyla değerlendirilirse, Osmanlı Devleti Yavuz’dan önce sadece bir Türk boyudur ve Osmanlı Devleti’ni kuran da Yavuz Sultan Selim’dir gibi tuhaf bir sonuç ortaya çıkar. Sonuç olarak Asya Hun Devleti’nin kurucusu T’ou-man ya da oğlu Mao-tun’dur demek acelecilik nedeniyle yapılan yanlış bir değerlendirmedir.

KAYNAK:   Asya Hunları’nda İktisadi Hayat. Murat Öztürk. F.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı.  Doktora Tezi. Elazığ 2013. s. 18-28

Asya Hun Devleti’nin Bölünmesi

Hu-yen-ti’den sonra sırasıyla, Hsü-lü-kuan-ch’ü (M.Ö. 68-M.Ö. 60), Wo-yen-ch’ü-ti (M.Ö. 60 M.Ö. 58) ve Hu-han-yeh (M.Ö. 58 M.Ö. 31) geçmişlerdir. Bu yıllar genelde kaybedilen savaşlar ve iç isyanlarla geçmiştir. Hu-han-yeh döneminde Çin’e bağlanma fikri, Hunlar arasında iyiden iyiye taraftar bulmaya başlamıştır. Bu fikre özellikle Hun soyluları, Çin’e bağlanmanın aşağılık ve onur kırıcı bir durum olduğunu belirterek karşı çıksalar da, kurultaydan Çin’e katılma kararı çıkmıştır. Hu-han-yeh, halkıyla beraber güneye hareket etmiş, kardeşi Chih-chih ise ilticayı kararına itiraz ederek kendi halkıyla beraber, kuzey batı bölgelerine yerleşmiştir. Bu ilk parçalanma sonucu Hu-han-yeh’in devleti Doğu Hunları, Chih-chih’in devleti ise Batı Hunları olarak adlandırılmıştır.

Böylece yüzyıllardır baş edilemeyen büyük düşman Hunların, Çinlilere biat etmesi, Çin tarihinde bir yabancı lider için yapılan en şaşaalı törenlerin yapılmasına sebep olmuş, Hu-han-yeh Çin başkenti Ch’ang’an’da bir ay misafir edildikten sonra 16.000 kişilik bir atlı birlikle ülkesine yolcu edilmiştir156.

M.Ö. 56-M.Ö. 36 yılları arasında Batı Hunlarının başında bulunan Chih-Chih, Baykal Gölü’nün güneyine yerleşmiştir. Önce Wusunlarla ittifak arayışına girdi ancak Wusunlar Han Devleti’nden çekindiklerinden, bu ittifak isteğine Hun elçisini öldürerek cevap verdiler. Bu sırada Chih-Chih Yüeçi kalıntısı olan Semenkand kralının Wusunlara karşı ittifak teklifine olumlu yanıt verdi ve Wusunlar ağır bir yenilgiye uğratıldı. Bunun yanında Chih-chih Fergana şehir devletlerini vergiye bağladı.

Chih-chih, Çin’den çok uzakta olmasına rağmen Çin’de hâla bir Hun korkusu mevcuttu. Bu nedenle Çin sarayında Batı Hunlarına saldırmanın gerekli olup olmadığı tartışıldı. Önce Baykal Gölü’nün güney kıyılarına yerleşen Chih-chih, Çin’den uzaklaşmak maksadıyla daha batıya yerleşmiştir. Böylece Çin’den iyice uzaklaşsa da ve çok büyük nüfusa sahip olmasa da, Han Devleti yine de Batı Hunlarından ürküyordu. Büyük bir ordu hazırlandı ve ordu batıya doğru uzun bir yolculuğa başladı.

Bu dönemde Part Devleti tarafından esir edilen 1000 kadar Romalı asker, sınır Güverliği için Merv civarına gönderilmişti. Bu askerler ve Romalı teknisyenler ile temas eden Hunlar bir kale yapmışlardı. Bu askerlerin bir kısmı da Çinlilere karşı Hunlarla beraber savaşmıştır. Bu olay gerçekten Türk tarihi için büyük ehemmiyet arz etmektedir. Çünkü, Hunların, halkları ve kültürleri bağlayan bir halk olarak ne kadar büyük bir rol oynadıklarını gösteriyor. Eğer Romalı teknisyenler Shan-yü’nün kalelerini yaptılarsa, o zaman Roma kültürü de Hunlara tesir etmiş ve Hunlar da başkalarına bu tesiri geçirmiş olacaklardır157. Kale inşaatının yanında Hunlar Romalılardan, ağır zırh kullanmayı da öğrenmişlerdir. Ancak bu zırhların Hun ordu geleneği içinde yeri yoktur.

Büyük bir orduyla Hun kalesinin yakınına gelen Çin Ordusu ile Hunlara arasında elçiler gidip geldi ancak savaş kaçınılmazdı. Kalabalık Çin ordusu karşısında zor durumda olan Shan-yü Chih-chih, Wusunların da kendisine karşı ordularıyla yola çıktıklarını duyunca bizzat hatunlarıyla beraber surların üstüne çıkıp Çinlilere ok yağdırmıştır. Savaş sonunda Shan-yü öldürüldü. Hun Hatunu, veliahtı ile beylerden oluşan 1518 üst rütbeli kişi acımasızca öldürülmüş, 145 kişi sağ ele geçirilmiş, binden fazla insan ise teslim alınmıştır158.

Bu savaşın kaybedilmesinin sebebi, Hunların aşina olmadıkları düzende savaşmaları gösterilse de, esas neden Çin ordusunun sayıca üstünlüğü ve Shan-yü Chih-chih’nin böyle bir saldırıyı beklemediğinden dolayı, savunmaya hazırlıksız olmasıdır. Çin ordusunun yaklaştığı haberi de Shan-yü’ye gelmemiş ve Shan-yü bir anda Çin ordusunu kalesinin yakınlarında görmüştür. Daha ittifak yaptığı Yüeçi kalıntısı Semerkand Kralı’nı öldüren Shan-yü Chih-chih, tarihin tekerrür etmesiyle acı bir biçimde karşılaşmıştır. Eski düşman Yüeçiler, bu kez bölgeyi bilmeyen Çinliler’e mihmandarlık yapmışlar ve onlarla beraber hareket etmişlerdir. Çin ordusunu Hun kalesinin önüne getiren Semerkandlılardır. Yani eski düşman dost olmamıştır.

Chih-chih, ağabeyi Hu-han-yeh gibi rahat bir ömür karşılığı Çin’e köle olmayı seçmemiştir. Chih-chih öldüğünde Hu-han-yeh, ipekli kumaşlar içinde Çin şarabı içmekte, Çin pirinci yemekteydi. Hatta Chih-chih’in öldürüldüğünü duyunca Çin imparatorunu tebrik etti ve ona bağlılığını bildirdi. Bundan önce de Çin’e karşı saldırmazlık yemini etti. Çin imparatorunun hareminden oldukça güzel bir hanımla evlendi. Ömrünün sonuna kadar refah, mutluluk içinde olduğu kadar onursuzca yaşadı. Chih-chih ağabeyi ile beraber Çin’e katılmayı, ömrünün sonuna kadar zevk, sefa içinde, benden sonrası tufan anlayışıyla yaşamayı bilmiyor muydu? Elbette bu kolay yoldu. Sadece kendisini kurtarır ama aslında kendisine bile faydası olmadan yok olur giderdi. Chih-chih her he pahasına olursa olsun, özgürlüğü seçmişti. Büyük Hunları tekrar toparlamaya çalışmayı, Çin’in kölesi, yancısı olmaya tercih etmiştir. Yani onuruyla yaşamıştır. Batıda yalnız kalmıştır ama Çin’e bağlanıp kul köle olmaktansa ölmeyi tercih etmiştir. Çin ordusu geldiğinde, kendi ordusunun sayısının Çin ordusunun neredeyse onda biri olduğun biliyordu. Ama Chih-chih, Çinli prenseslerin uşağı olmamış, dirayetli Hun hatunlarıyla beraber kalesinin surlarında savaşarak, adını Hun tarihine gururla yazdırarak canını teslim etmiştir. Hu-han-yeh ise, Chih-chih’den beş yıl sonra M.Ö. 31 yılında, muhtemelen sevgili eşi Çinli prensesin yanında ölmüştür.

M.S. 48 yılına kadar genelde Çin’e bağlı bir biçimde yaşayan Doğu Hunları, M.S. 48’de yaşanan kıtlı, bağlı boyların isyan etmesi ve taht kavgaları nedeniyle Hunlar bu kez kuzey ve güney Hunları olarak ikiye bölündüler.

İlerleyen yıllarda, özellikle Çin’in kışkırtma ve sinsi politikaları nedeniyle kuzey ve güney Hunları birleşemedi. Güçlerini bir türlü toparlayamayan kuzey Hunları M.Ö. 137’de dağılarak boylar birliği şeklinde yaşamaya, güney Hunları ise bir ara biraz toparlansalar da M.Ö. 216’da Çin’e yerleşerek yaşamaya devam etmişlerdir. Çin’e yerleşen Hun boyları Çinlileşmemiş, kendi kültürlerini Çin içinde de devam ettirmişlerdir. Yani Hunlar yok olmamış; sadece başsız kalmış ve dağınık halde yaşamaya başlamışlardır.

DİPNOTLAR:

157  Eberhard Wolfram, Hsiung-nu’ların Müttefikleri Olarak Roma Askerleri, Belleten, Türk Tarih Kurumu

Yayınları, Cilt: VIII, Sayı: 29, II. Kânun 1944, Ankara, Çeviren: İkbal Berk, s.143-145

158  Baykuzu Tilla Deniz, Asya Hun İmparatorluğu, s. 126

KAYNAK:   Asya Hunları’nda İktisadi Hayat. Murat Öztürk. F.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı.  Doktora Tezi. Elazığ 2013. s. 61-63

Çin'in Sınır Kavimleri

Hun tarihine girmeden önce Türkistan tarihini yakından ilgilendiren ve aym zamanda Çin'e de komşu olan kavimler üzerinde durmakta fayda vardır.

1. Kuzeydoğu Kavimleri; En eski çağlarda bu kavimlerin ana bölgeleri bugünkü Pekin çevreleri olmalıdır. En eski uçları ise herhalde güneyde, Şantung bölgesine kadar uzanıyorlardı. Bu kavimler, Mançurya ve biraz da eski Sibirya kavimlerinin karışmalarından oluşmuşlardı. M.Ö. X. yüzyılda bu bölgeden inen Eusm adlı kavimler, Çin'de artık görülüyorlardı. M.Ö. 206'dan sonra, Çin kaynaklarındaki kavim adları değişmişti. Bundan önce söylenmiş olan kavim adlan, bir daha ağza alınmamışlardı. Fakat nedense bu kavmin adım da, Hun çağının sonlarına kadar, değişmemiş olarak görüyoruz. Bunların kökleri, Mançurya'ya kadar çıkıyordu. Fakat güneydeki uçları ise Çin'in içlerine kadar yayılmış görünüyordu. Aslında bunlar, Çin'de oturan Mançuryalı kavimlerdi. İsa'dan önceki X. yüzyılda Şantung bölgesine kadar inmişlerdi. Daha sonra ise, Hopei ve Şensi'ye kadar, yayıldıklarım da görüyoruz.

Kültürleri başlangıçta, çok geri bir gelişme gösterir. Aslında onlardan kültür tesirleri alabilecek, belli başlı komşuları da yok gibiydi. Sonradan Hunlarm tesirleri altında kalacaklar ve bu yolla, Tunghular gibi yeni yeni kavimler doğacaklardır. Buna rağmen, Doğu Çin'deki kültürler ile devletlerin gelişmesinde büyük bir rol oynamışlardı. Bu Mançurya kavimleri, domuz yetiştiricileri idi. O. Franke ve Prof. Eberhard bunları, Tunguz adı ile birleştirirler. Fakat bu deyim, çok daha sonraki çağlarda doğmuş bir sözdür. Bunlara karşı korunmak için yapılan duvarlar da çok geç zamanlarda tamamlanmıştır. Bu duvarları, M.Ö. 300 ile 290 yılları arasında, kuzeyde kurulmuş olan Yen devleti tamamlamıştı. Çin'e inen çeşitli kavimler için, Çin tarihleri tarafından verilmiş türlü adlar da görüyoruz. Ancak bütün bu adların, burada incelenmesini gereksiz görüyoruz.

2. Kuzey Kavimleri, "Proto-Moğol Tunghular": Bunlar eski Moğolların gerçek ataları idi. Sonraki çağlarda, Hunlar ile ölüm kalım savaşlarına girmişlerdi. Proto Moğollar, Doğu Moğolları veya Eski Moğollar adlan ile adlandırdığımız Tunghular, Mançurya kavimleri ile Hunlann, daha doğrusu Türk kavimlerinin aralannda yer alıyorlardı. M.Ö.III. yüzyıldaki Çin akınlannda güçsüz bir kavim olarak görünüyorlardı. Mete çağında ise büsbütün güçlenmiş olan bu kavimler, kuzeydoğu Asya'nın hepsini ellerinde tutuyorlardı. "Başlangıçta ekonomileri avcılığa dayanıyordu". Sonradan, batı komşuları Hunlann tesirleri ile, hayvan yetiştirici ve çoban oldular. Ev hayvanları arasında da sığır, birinci derecede yer almış oldu. Bunlann hepsi Hun çağında görülen gelişmelerdi.

Çin kitapları İsa'dan ve hatta tarihten önceki kavimler için T, İ, Jung, Mo. gibi geniş adlar vermişlerdi. Bu adlara göre kavimleri gruplayanlar ve hatta bunlardan, büyük sonuçlara varmak isteyen, araştmcılar da görülmemiş değildir. Ancak bu deyimlere dayanan bütün görüşlerin, askıda ve şüpheli kaldıkları da bir gerçektir. Çünkü aynı deyim, en batıdaki kavimler için olduğu kadar en doğuda kalan, kavimler için de kullanılmıştır. Ti kavimler grubuna giren Tunghular, İsa'dan önceki X. Yüzyıldan itibaren, daha çok Çin'in Şansi bölgelerinde yayılıyorlardı. Doğu uçları ise Jehol bölgesine kadar uzanıyordu. Bir gerçek varsa bunların, Hun ve Türk kavimlerinin yayıldıkları, San ırmak kıvnmımn içlerine kadar yeterince sızmamış olmaları idi. Aslında bu konular üzerinde derin araştırmalar da vardır. Fakat hiçbir görüş kesin değildir. Bunlar, Moğolların ataları idiler.

3. Kuzeybatı Kavimleri Hirth, Chavannes, Otto Franke ve Prof. Eberhard gibi araştırıcılar, bu yöndeki kavimlerden söz edildikçe, çekinmeden Türkler deyimini kullanmışlardır. Haloun gibi araştırıcılar ise, Çin'deki İndo-Cermenlerin varlığından ısrarla söz ederlerken, eserlerinde birkez olsun, Türk adından söz açmamışlardır. Çin'in kuzeybatısında yayılan bu kültürün, Moğollar ile bir ilgisi yoktu.. Bunlann, sonraki Türk kavimlerinin ataları olduklarından hiçbir şüphemiz yoktur. Tarihte ilk görüldükleri çağdan, yani M.Ö.3. binden geç çağlara kadar, aym özellikleri göstermişlerdi. Tabii olarak burada Türklerin anayurdunun, Şensi ile Kansu bölgeleri olduğunu söylemek istemiyoruz. Burası, ancak Türk kavimlerinin yayıldıkları anayurtlarının bir sımr bölgesi olabilirdi.  Türklerin anayurdunu tamtmak için, bu çağdaki Çin kaynakları bizim için yeterli olmamaktadırlar.

Bunlar da başlangıçta, avcı kavimler idiler. Sonradan hayvancılık kültürü, daha ağır bastı. Buğday ve dan gibi, bitkileri de ekiyorlardı. Sığırları da vardı. Fakat ekonominin temeli atçılık üzerineday amyordu. Çin'deki, Şensi ve Kansu bölgelerinin içlerine kadar giren bu atlı kavimler, daha çok düzlük yerlerde ve ovalarda yaşıyorlardı. Daha güneye inmiş olanların ise Tibet kavimleri ile karışmış olmaları, normal görülmelidir. Bu nedenle Hsia ve Cou gibi büyük Çin sülalelerinin kurulma ve gelişmeleri incelenirken, bu gerçek göz önünden uzak bulundurulmamalıdır. İyi bilinen tarih çağlannda bile, Çin'in içlerine kadar Kansu bölgesinin düzlüklerinde Hunlar yayılırken, dağları da Tibetliler tarafından tutuluyordu. Çok eski çağlarda bu kavimlere, Hienyün ve Hunyü gibi adlar veriliyordu. Çin kaynakları, bunların sonraki Hunların ataları olduklarında, birliktirler. Çin'de yerli olarak oturanlar ise, şehirler kurmuşlar ve surlar ile kaleler yaptırmışlardı.

4. Batı Kavimleri, "Tibetliler": Kuzeybatıh Orta Asya kavimlerinin, Çin tarihindeki yerleri incelenirken, Tibetliler de gözden uzak tutulmamalıdırlar. Başlangıçta batıdan Çin'e gelen yolların bir kısmı, herhalde Tibetlilerin kontrolünde olmalı idi. Prof. Eberhard'm Koyuncu Tibetliler tanıtmasının Orta Asya tarihinde bir yeri vardır. Koyuncu Tibetliler daha çok dağlık bölgelerde yaşarlardı. Bu sebeple, Kansu bölgesindeki batıya açılan kapıların hepsini Tibetlilere vermek, doğru değildir. Tibetlilere, Hun devlet deyimlerinin girmiş olması da, bu bölgede bir süre beraber yaşadıklarım gösterir. Hun çağından çok önceleri, Çin'in içlerinde yerleşmiş olan Tibetlilerin, şehirlileşme ve toprağa bağlılıklarım, kaynaklarda açık olarak görebiliyoruz. Çin İmparatorluğu ile savaşma zorunda olan Tibetliler ise, Hunlarm taktiklerini alıyor, toprağa ve şehirlileşmeye daha az değer vererek, atlılaşma yolu ile gelişiyorlardı. Çin'de oturan Hunlar ile Orta Asya'dan akın yapan Hunlar arasında da böyle bir ayrılık görülüyordu.

Ayrıca güneyden kuzeye göçen "Ziraatçi Yao" kavimleri de, Tibetlilerin bazı bölümleri ile karışmışlardı. Bu yeni kanşmalar ile de, yeni bir Tibetliler bölümü meydana geliyordu. Tibetlilerin anayurtlan, Çin'deki ünlüWeiInnağımn kaynakları üzerindeydi. Çin'i doğudan batıya bağlayan, tek geçit de, buWeiırmağı idi. Tibetliler bu geçit üzerinden, Çin'in doğularına kadar yayılabilmişlerdi. Bu geçidin güneyi, yüksek dağlarla çevrili idi. Kuzeyi ise Orta Asya bozkırlarına açık bulunuyordu. Bu sebeple ırmak, Hun ve Tibet kavimlerinin bir karşılaşma bölgesi idi. Bu jeopolitik üstünlükleri bilmeden, kısır çekişmelere girmenin, bir gereği yoktur. Mesela Çin'deki ünlü Cou sülalesinin kuruluşunda Türkler mi, yoksa Tibetliler mi baskılı olmuşlardı sorusunu, yukarıdaki açıklama cevaplandırmaktadır.

"Köpek-Ata" inancı, Tibet kültürünün sembolüdür. Hatta ünlü Göktürk Kağanı Bilge Kağan bile, Çin elçisi ile görüşürken, Köpek soyundan gelen Tibetliler diye bir tanıtmada bulunmuştur. Orta Asyalı Hunlar, ölülerini atları ile birlikte gömerlerken Tibetliler ölülerini yakıyorlardı. Bunlar da bize gösteriyor ki, Orta Asyalı Türkler ile Tibetliler arasında kesin inanç ayrılıkları da vardı.

KAYNAK: Doç. Dr. Salim CÖHÇE, Türk Tarihine Giriş, ELAZIĞ 1995, ÇagOfset Matbacılık, s. 55-59

Sarmatlar

Pers kaynakları İskitlerden sonra onlara halef olan ve Roma Devri kaynaklarında Sarmatae adıyla amlan kavimlerden hiç bahsetmezler; bundanda bazı araştırıcılar İskitlerin bu Sarmatlan'da içine almış olduğu sonucunu çıkarmışlardır. Heredotusta da "Sarmatae" kelimesi yerine sadece sauromatae" 1er hakkında malumat vardır. Heredotus'un bildirdiğine göre bunlar İskit dili konuşuyor ve onlara yardım bile ediyorlardı; Tanais (Don) nehrinin ötesinde yaşamakta idiler Haskins SarmataelerinM.Ö. takriben 345 yılma kadar Don nehrini geçmediklerini söylüyor.
M.Ö. II. y.y başında Keklerle birlikte harekete geçen Sarmatlar İskitlere saldırıp onların güç kaybetmelerine sebep olmuşlardı. Daha sonraları Avrasya steplerine geçmek için İskitlerle olan mücadeleleri devam etmiş ve bu mücadelelerde Sarmatlar büyük bir başarı kazanmışlardır Daha çok İran asıllı oldukları kabul edilen Sarmatlar nüfuzlarım batı Sibir sahasına kadar uzatmışlardır. Diğer taraftan M.Ö. I y.y.'da Hunlar ile münasebet kurup alış-veriş yaptıkları bunun neticesi olarakta Grek (Yunan) kültür izlerinin Hunlar'a kadar ulaşmış olduğu iddia edilmektedir.
KAYNAK: Doç. Dr. Salim CÖHÇE, Türk Tarihine Giriş, ELAZIĞ 1995, ÇagOfset Matbacılık, s. 54

Masagetler

Hazar Denizi ile Aral Gölünün doğusundaki ovalarda yaşayan Masagetler'e Alan ve Khorezm İranileri karışmışsa da menşe itibariyle Türk oldukları ileri sürülmektedir. Masaget adımn Mas(t) jaka yani "balık yiyenler" anlamında olduğu Tomaschek veMarquaitgibi bilginler tarafından savunulmaktadır. Makedonyalı İskender'in kuzeybatı Hindistan'daki fetihleri sırasında bazı Lelûsih batı kaynaklarında zikredilen en önemli şehirlerin adıda Massaga idi.

Masagetler Heredotus'a göre muhtemelen İskitlerden değildi. M.Ö. 530 yılında Kirus seferi vesilesi ile daha iyi bilinen bu Masagetler Kraliçe Tomyris kumandasında, Pers ordusunu mağlup ederek Kirus'un ölümüne sebebiyet vermişlerdi. Strabon ise Kirus'un savaşmış olduğu Masaget Terin büyük bir göçebe halk olduğunu veya konfedarasyon olduğunu onlardan bir kısmının dağlarda, bir kısmının ovalarda, bir kısmının da bataklık ve adalarda yaşadıklarım anlatmaktadır. Grek kaynaklan onların balık yakaladıklarım belirtirken, bunlardan bir kabile olan Apasiakaileri'de vaktiyle Tomaschek "Apa-saka" yani "su sakai'leri" şeklinde yorumlamıştır. Bunlardanda açıkça görülüyorki Masagetler balıkçı ve toplayıcı iptidai bir Batı-Asya kavmi idi.

Masagetler ile Ta Yüeh-Chih'lerin aym olduğunu kabul eden Haskins, bu konfederasyonun bir tür Hind. Avrupa dili konuştuğunu ancak M. Ö. VI-V. yüzyıllarda bir İran dilinin konuşulup konuşulmadığının belli olmadığım kaydetmektedir, Masaget konfederasyonu batıda bulunuyordu ve bir dereceye kadar daha önce olmakla beraber doğudaki Hsiung-nu devletiyle paralellik arzediyordu.

Kaynaklardan anlaşıldığına göre Masagetler ancak İskender'in istilasından sonra bir birlik teşkil edebilmişlerdir. Çünkü, İskender'in M.Ö takriben 328 yılındaki seferinde ona başarıyla karşı koyabilmişlerdir. Netice itibariyle Haskins'e göre, Pers kralı Kirus M.Ö. 530/528 deki ölümünden, Bactria Grek Krallığının düşüşü (tahminen M.Ö. 130) ne kadar Batı Türkistandaki en güçlü birlik Masaget konfederasyonu olup, Yüeh-ChihTer doğu kolunu, Sarmatae olarak bilinen kavimler ise batı kolunu teşkil etmekte idiler.

KAYNAK: Doç. Dr. Salim CÖHÇE, Türk Tarihine Giriş, ELAZIĞ 1995, ÇagOfset Matbacılık, s. 53-54

Sakala

M.Ö. VIII. asırda Tanrı dağlarından Hazar denizine kadar uzanan bölgede yaşayan Türkistan'ın atlı göçebe kavimleri, aym yüzyılın ortalarından itibaren Kimmerleri yerlerinden kovarak Tuna boylarına kadar olan Karadeniz'in kuzeyindeki sahaları ele geçirmişlerdir. Yunan kaynakları bu kavimlerden Yayık ile Tuna nehri arasında yaşayanları Skit/îskit umumi adıyla anmışlardır. İran kaynakları, yine bu kavimlerden olan ve Türkistan da yaşayan kısmına Saka adım vermişlerdir.

Sakalar'ın Türklüğü konusu açıklık kazanmamakla birlikte mevcut bilgiler değerlendirildiğinde bunların en azından idareci zümresinin Türk olduğu anlaşılmaktadır. Daha çok konfederasyon şeklinde teşkilatlanmış olan Saka toplulukları arasında sıkı bir bağ yoktu. Yani siyasi organizasyonları oldukça gevşekti ve ancak güçlü liderlere sahip oldukları dönemlerde komşu kavimlerle çetin mücadelelere girişebiliyorlardı. Bu mücadelelerden en önemlisi İranlılar'ın Afrasyab adı verdikleri Alp Er-Tunga ile İran şahı Kirus (Keyhüsrev) arasında geçmiştir. Uzun süren bu savaşlar, daha sonra ünlü İran destanı Şehname'ye konu olmuştur. Alp Er-Tunga bu mücadeleler sırasında İranlılar tarafından öldürülmüştür. Büyük Türk hakanının ölümü Türk kavimlerini yasa boğmuştur. Alp Er Tunga'nın acısı asırlarca unutulmayarak duygulu bir ağıt vasıtasıyla XI. yüzyıla kadar Türk kavimleri arasında terennüm edilmiştir.

Çin kaynaklarında ilk defa Sai ve SaiWangadıyla anılan Sakalar'ın İranla olan mücadelesi sadece doğuda değil zaman zaman batıda da cereyan etmiştir. Zamamn en büyük ordusunun başında harekete geçen İran Pers İmparatoraDarius,İstanbul boğazım geçtikten sonra Balkanlar'dan kuzeye doğru yönelmiş ve gemilerle Tunayı geçerek İskit ülkesine girmiştir. İskitler Türk savaş taktiği gereğince önce Pers ordusunu yıpratmış ve daha sonrada geri dönmeye çalışan Perslere ağır darbeler vurmuşlardır.

İskitler MÖILyüzyıldan itibaren doğudan Sarmatlarm batıdan da Gotlarm baskılarına dayanamayarak yavaş yavaş tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Onların Türkistan'da oturan ve Saka adıyla amlan bölümü ise aynı yüzyılın içinde Büyük Hun Hükümdarı Mao-tunun yerlerinden ettiği Yüeh-Chih'lerin saldırısına uğramış ve yerlerini terketmişlerdir. Bunlardan bir kısmı Hindistan istikametine giderken diğer bir kısımda WusunTarakarışarak tarih sahnesinden çekilmişlerdir.

KAYNAK: Doç. Dr. Salim CÖHÇE, Türk Tarihine Giriş, ELAZIĞ 1995, ÇagOfset Matbacılık, s. 51-53

Orta Asya Türk Tarihinin Çince Kaynakları

Hiçbir erkek çok fazla konuşmaktan hoşlanmaz. Ona her detayı en ince ayrıntısına kadar anlattığınızda ilişkinizin daha sağlam olacağını düşünmeyin. Sizi merak etmesine izin verin ve fazla detay vermeyin!

Sürekli iletişimde olmak
Telefonu elinden düşürmesine izin vermeden onu mesaj yağmuruna tutmak ya da dakika başı aramak, size daha fazla bağlanmasını sağlamaz. Aksine konuşacak bir konu kalmaz ve bu durumda da kavgalar fazlalaşır. Hem kendinizin hem de onun nefes almasına izin verin!

Her şeyini karıştırmak ve dedektiflik duygusu!
Ona ait özel eşyaları; bilgisayar, telefon, çanta, dolap, evindeki küçük kutu… Her şeye karışmayın ve onun açığını yakalamaya çalışmayın. Bu ilişkinizi çıkmaza sokacağı gibi sizi de obsesif bir kişiliğe sürükleyecektir. Bırakın sizin özeliniz size, onun ki ona kalsın!

Değiştirmek için çabalamak!
Artık öğrenemediniz mi? Bir insan 7’sinde ne ise 70’inde de o olur. Kimseyi değiştiremezsiniz. Hoşunuza gitmeyen davranışlarını değiştirmeyi denemek yerine onunla konuşun. Çünkü erkekler onu değiştirmeye çalışan kadınlardan ışık hızıyla soğurlar. Bunu asla yapmayın!

Kendini unutmak!
Tüm hayatınızı onun üzerine kurduğunuzda size daha bağlı olduğunu sanmayın! Aksine unutulmuş bir kişilik erkeğe silik bir insanı hatırlatır. Silik insanlarla da kimse beraber olmak istemez. Siz kendi kişiliğinizden ve siz olduğunuzu belirleyen özelliklerinizden asla bir başkası için vazgeçmeyin! Kendi hobileriniz, kurallarınız, arkadaşlarınız ve kararlarınız olduğunda size daha fazla saygı duyacağından şüpheniz olmasın.

Onun hayatını kısıtlamak!
Sevdiği şeyleri yapmasına karışmak, arkadaşlarıyla geçirdiği vakti kısıtlamak, onu kendinizden soğutmak için yapacağınız bir diğer hareket! Onunla meşgul olmak yerine kendisine plan yaptığında siz de kendi zevk aldığınız şeylere vakit ayırmayı deneyin. Böylece ikiniz de “özgür alanlar” yaratarak ilişkinin daha sağlam ve uzun sürmesini sağlayabilirsiniz.